Ayetler Işığında Peygamberimiz ve Sahabeler

Allah’ın sevgilisi, Kâinatın Efendisi, Yüce Yaratan’ın biricik ve en son Peygamber’i, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in, yaşadığı o gönüller dünyasında yaşamayı hiç hayal ettiniz mi? Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in etrafında pervane olmuş, O’nun aşkıyla yanıp tutuşmuş olan sahâbeyi tanımak, onların yaşadığı herşeyi yaşamak.

O Cenab-ı Muhammed, varlığın bir tanesi, işte güneş, ay, yıldız O’nun nurunun pervanesi… Yalnız güneş, ay, yıldız mı? Ashab-ı kiram, gelmiş geçmiş bütün nebîler ve bütün resûller O’nun nurunun pervanesi olmamışlar mı?

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), 14 asır önce İslâmiyeti tebliğ etmekle görevli kılınmış ve bu görevini yerine getirerek bütün hayatı boyunca İslâmiyeti insanlara tebliğ etmiştir. O’na tâbî olan ashab-ı kiram ise İslâmiyeti O’nunla birlikte yüceltmiştir. Gayretleriyle, mücâdeleleriyle, fedakârlıklarıyla ve Allah için uğruna akıttıkları tertemiz kanlarıyla… Onlar 14 asır evvel İslâmiyeti yaşayarak ve yaşatarak yüceltmişlerdir.

Allahû Tealâ, bütün zamanlarda yaşayan mü’min kullarına sahâbeyi örnek göstermektedir. Zebur’da, Tevrat’ta, İncil’de ve Son Kitap Kur’ân-ı Kerim’de. Henüz sahâbe dünyada mevcut değilken, onların yaşayacakları hayatlarını geçmiş yüzyıllarda yaşamış insanlara örnek göstermiştir. Sahâbeden asırlar sonra bugün bizlere yine sahâbeyi örnek göstermektedir. Onlar, Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmiş olmaları sebebiyle saadet devrini yaşadılar ve bütün âlemlere, bütün zamanlara örnek oldular. İki Cihan Sultanı’na, Şahitlerin Şahidi Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e hizmet etmiş, O’nun en yakını olmuş, O’nunla birlikte gelen nura uymuş aşık sahâbeler, Allah dostları, Allah taraftarları oldular.

“Bu ne sevda ki yere uzanmış yiğitlerim,
Bir başka güzellikte göz nuru şehitlerim.” diyor şair. Kimin için? Sahâbe için.
Canlarını, Allah uğruna seve seve veren, şehit olmak için birbirleriyle yarışan sahâbe için. Ancak sahâbe, sahâbe olmadan evvelki devirlerini, körleşen, katılaşan kalpleriyle küfür ve vahşet içinde yaşadıkları zamanlarını hayatları boyunca hiç unutmadılar. Neden unutmadılar biliyor musunuz? Allah’a köle olabilmek için, onları bedevî halden alıp da gıybet çukurunun, ateşten bir çukurun içinden kurtaran şefkatle, merhametle, güzellikle, ilimle, hilmle irşada ulaştıran güzeller güzeli sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in kölesi olabilmek için. O Sevgili Peygamber ki; onların üzerine kol kanat germiş, onları korumuş, muhafaza etmiş, onları hidayete, irşada ulaştırmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) sahâbe için:

“Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız, hidayete erersiniz.” demişti. Bedevîyi sahâbe haline getiren, Güzeller Güzeli Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v.) övgü dolu sözleri. Buna karşılık sahâbe kendi hayatlarından da önde tuttuğu Sevgili Peygamberleri’ne karşı edebte haddi aşmamak gayesiyle geldikleri noktayı, bir zamanlar ne olduklarını hiç unutmadılar. Kendilerini o zillet çukurundan çıkaran Peygamberleri’nin kadir ve kıymetini unutup da gaflete düşmekten çok korktular. İşte bu sebeple o Peygamber aşıkları, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in değerini insanlık dünyası içinde bu âlemde en iyi bilenlerdir. Onların hepsinin adını anmak, hepsini bu satırların içine sığdırmak elbette mümkün değil. Belki bütün hayatımızı versek, onları anlatmaya yine yetmeyecektir. Ancak yazımızda onları sonsuz hürmet, sevgi ve hasretle anmak istiyoruz. Bu sebeple Rabbimizin hoşgörüşüne sığınarak onların içinden bazılarına ait örnekler vererek “sahâbe” konulu bu yazımızda amacımız, onlarla beraberliği bir nebze olsun yaşamak ve yaşatmak oldu.

4-1- Hz. Osman

Haya ve edeb incisi Hz. Osman, 34 yaşındayken İslâmiyete giriyor. Bütün ailesinin, amcalarının, bütün tanıdıklarının ve akrabalarının isyanlarına, karşı koymalarına karşılık davasından vazgeçmiyor. Hz. Osman’ı okuduğumuz kitaplardan nasıl biliriz? Hz. Osman yumuşak huylu, hiç kimseyi kırmayan, gücendirmeyen kerem sahibidir. Ancak ne zaman ki ona, Allah’ın Resûl’ünden, Muhammed’den vazgeçmesi söyleniyor, bu sebepten dolayı ona zulüm edilmeye başlanıyor, işte o yumuşak, halim selim Hz. Osman, birdenbire bir arslan kesiliyor. Ne kadar zulüm edilirse edilsin, Hz. Osman ona yapılan herşeyden razı oluyor, başından vazgeçmeye de hazır; ama Allah ve Allah Resûl’üne olan aşkından vazgeçmemekte kararlıdır.

İşte Hz. Osman’la ilgili kitaplardan aldığımız ona ait bir anı:

Saadet devrinde bir gündü. Hz. Osman, 7 tane altın tabağın içinde altınlarla birlikte 7 hizmetkârını Resûlullah’a (s.a.v.) gönderdi ve bu hediyeyi kabul etmesini istedi.
Hepsini birden Allah’ın Resûl’üne veren hizmetkârlara Âlemin Fahri şöyle buyurdular:
“Hediyeleri kabul eyledim. Gidip efendinize benden selâm söyleyiniz.”
O anda hizmetkârlar yerlerinden kımıldamadılar. Mutlulukla tebessüm ettiler. Yüzlerinde pırıltılar ile Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e şöyle söylediler:
-Ey Allah’ın Resûl’ü, efendimiz tabaklarla birlikte bizleri de size hediye etti.
İşte o anda Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Osman’ın bu güzelliği karşısında öylesine duygulandı ki, Yüce Rabbine şöyle dua etti: “Ya Rabbi! Osman’ı Sana havale ettim.”

4-2- Hz. Ali

Düşmanları yere seren, kale kapılarını bir lahzada kaldırabilen ve putları deviren, insanları o ünlü kılıcıyla yere seriveren Hz. Ali’nin Peygamber’e aşkıdır ki; onu Allah’ın yenilmez arslanı yaptı. Şair, Hz. Ali için ne diyor:

<<Gece gündüz Allah’ı zikretti, andı Ali,
Bu ne sevda, bu ne aşk, tutuşup yandı Ali!>>

İşte onu Allah’ın arslanı yapan, ona bu kadar güç ve kudreti veren, Rabbimize olan hayranlığı, aşkı idi. “Ali gecesini gündüzünü Allah’ı zikretmekle geçirdi.” diyor şair.
Hz. Ali, daimî zikre ulaşmış, Allah’ın tezekkür, hüküm, hayır sahibi kulu olmuştur. Hikmet sahibi kulu olmuştur. Önce Allah’a aşık olmuş, sonra O’na hayran olmuş, sonunda O’nun kölesi olmuştur. Allah’ın kölesi olmak, bu dünyaya köle olmaktan, tutkulara, iptilalara köle olmaktan çok farklıdır. Allah’a köle olmak insana mutluluk verir, kuvvet verir, güç, kudret verir. Gerçek hürriyeti verir.

Onun en önemli özelliklerinden bir tanesi 23 yaşında îmân ve aşk ile dolu olan o kalbiyle birlikte, canından çok sevdiği Sevgili Efendisi’nin emri üzerine O’nun ölüm yatağına girivermesiydi. Bu emri yerine getirirken bir an bile kendi canını düşünmemişti. Sevgili Peygamberi’nin bu emri, onun için herşeye bedeldi. Çünkü O’nu canından da çok seviyordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in emri ancak ona verilen şanlı bir şerefti.

Kızgın tabanları ısıran çölde, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in emri üzerine, Hz. Ali, 400 km. yaya yürüyerek Mekke’den Medine’ye gitmiştir. Gökyüzünde alev saçan güneş, uçsuz bucaksız kumlarda Mekke ile Medine arasında tek başına garip bir yolcu… Hz. Ali yolculuğunu tamamladı, Sevgili Peygamberi’ne ulaştı. İşte kızgın çölleri aşırtan ondaki güç Allah sevgisi, Allah aşkıydı, peygamber aşkıydı.

4-3- Hz. Hamza

Peygamberler Peygamberi’nin sevgili amcası, İslâm’ın ilk sancaktarı Hz. Hamza. Allah’ın Resûl’ü, Hz. Hamza için şöyle buyuruyor: “Kıyâmet gününde Yüce Allah’ın huzurunda şehitlerin efendisi Abdülmuttalip’in oğlu Hamza’dır.” diyor.

Kureyş’in asil ve soylu efendisi, en büyük savaş kartalı Hz. Hamza, bütün servetini Mekke’de terketti. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in izni ile herşeyini geride bırakarak Medine’ye göç etti. O’nun yoluna başını koydu ve bir daha geri dönmedi. İşte onun en acıklı hikâyesi Uhud Savaşı’nda şehit olduktan sonraydı. Kin ve nefretle dolu olan düşmanları şehit düşen Hz. Hamza’nın cansız yatan fizik vücudunun göğsünü yardılar, ciğerlerini çıkardılar, ağızlarına alıp çiğnediler. Bakınız yazarlar kitaplarında bu olayla ilgili şöyle söylüyorlar:

“Gökkubbe o ana değin böyle bir vahşi cinayeti asla görmedi.”

4-4- Hz. Bilal

Sahâbenin içinde Hz. Bilâl’in yeri ayrıdır. Hz. Bilâl’i şöyle düşünün. Kızgın çöllerde kayaların üzerine yatırılıyor ve kocaman bir kaya parçası göğsüne dayanıyor, sürekli sorgulanıyor.

-Haydi bakalım cevap ver, senin taptığın kimdir?
Hz. Bilâl cevap veriyor:
“Allah bir, Allah bir.”
Çok kızıyorlar, öfkeleniyorlar. Vuruyorlar, vuruyorlar.
Hz. Bilâl cevap veriyor:
“Lâ ilâhe illâllah”.
Vazgeçmiyorlar. Tekrar vuruyorlar, tekrar vuruyorlar.
Hz. Bilâl tekrar cevap veriyor:
“Lâ ilâhe illâllah ”.
Boynuna ip takıyorlar, Mekke’nin sokaklarında sürüyorlar, Hz. Bilâl:
“Lâ ilahe illâllah”.
Bu ne metanet? Bu ne cesaret, ne yürek? Ne uğruna? İslâm olmak uğruna, Allah ve Muhammed aşkına!
Yine azgın ve şaşkın kâfirler bir gün Hz. Bilâl’i yakalayıp ellerini kollarını bağladıktan sonra:
-Sana bir şans veriyoruz Ya Bilâl! Muhammed’in peşini bırak. O’nun peşinden gitme, O’na tâbî olma, O’nun sözünü dinleme, O’nunla birlikte gelene uyma.
-Eğer bu söylediklerimizi yaparsan o zaman kurtulursun Ya Bilâl, diyorlar.
Hz. Bilâl cevap veriyor:
-Ben zaten kurtulmuşum. Siz kurtulmaya bakın.
Bu söz, onları iyice çileden çıkarıyor ve vuruyorlar da vuruyorlar. Vücudundan kanlar fışkırıyor. Yüzlerce sopa başına inip inip kalkıyor. Sonunda bırakıp gidiyorlar.
Hurdahaş olmuş o bedenden, usul usul, fısıltı halinde şu ses yükseliyor:
“La ilâhe illâllah”.
Kur’ân-ı Kerim der ki:
“Sahâbe hep Kur’ân konuşurdu. Boş lâf etmezlerdi.”
Bu kâfir topluma can çekişirken dahi Hz. Bilal Kur’ân gerçeğini hatırlatıyor. Tâbî olmadıktan sonra kurtuluşun olamayacağını anlatmaya çalışıyor.
“Ben kurtuldum, siz kurtulmaya bakın.” diyor.
Bin türlü eziyet ve cefaya karşı sadece bir tek silâhı vardı Hz. Bilâl’in: Aşk ve îmân. Bakınız Hz. Bilâl, için şairler ne yazıyorlar:
“Bir çift pabucu ve bir hırkası vardı. Fakat yüreği dünya kadardı.”
Dünyayı İslâm’a ezanla davet eden, bu muhteşem mazlumdu. Hz. Bilâl’i kölelikten sultanlığa ulaştıran ise Allah aşkıydı. Aşk nelere kaadir değildir ki! Aşksız yaşayanlar, susuz yaşayan bitki gibi değil midir? Bir süre sonra bitki kuruyacak çerçöp olacaktır. Bu insanlar, Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de bahsetmekte olduğu yaşayan ölülerdir.
Oysa ki aşk, bahçelere bahar rüzgârı hediye eder.
Aşk, dağ eteklerine yıldız gibi goncalar serper.
Aşk güneşinin ışığı, denizleri deler geçer de,
Balığa yolunu bulduran bir göz ihsan eder.
Bahsi geçen bu aşk hangi aşktır? Allah aşkıdır sevgili okuyucular. Bütün güzellikleri yaşatan Allah’a duyulan aşktır.
(İnsanlar Allah’a aşık oldukları basamağa birdenbire ulaşamazlar. 28 basamakta dizayn edilen ahsen-i takvimin yaşanması zaman içinde gerçekleşir. Kemâlât basamakları birer birer aşılır. Bihakkın takvanın sahibi olanlar 28. basamağın 5 ve 6. kademelerine ulaşmış olanlardır. Burası Allah aşıklarının makamıdır. İşte Peygamber aşıklarından bahsettiğimiz zaman Kur’ân-ı Kerim dizaynı içindeki onların yerlerinin 28. basamağın 5 ve 6. kademeleri olduğunu bilelim.)
Âlemlerin Efendisi ebediyete intikal ettiği günden sonra Hz. Bilâl bir daha ezan okuyamamıştı. O gün onun için en büyük kayıp olmuştu. Ve bir daha ezan okuyabilecek gücü ve kudreti kendinde bulamamıştı.

4-5- Hz. Ömer

Sahâbenin üstünlerinden, sahâbenin başta gelenlerinden Hz. Ömer, gecenin karanlığında tenha sokaklarda yürürken sesler duyuyor. Kalpleri îmânla dolu sahâbenin Kur’ân okuyan seslerini duyuyor ve gözleri yaşlarla doluyor.
Şöyle düşünüyor:

“Ey Rabbim karanlık gecelerde nice aydınlık gönüller var! Nice kandil mumu gibi yanan aşıklar var.”

“Resûlullah’sız dünyada yaşamak istemeyen nice zahidler, âlimler var.”

“Karanlık gecelerde nice aydınlık gönüller var.”

Bu aydınlık gönüller, Allah’ın nuruyla aydınlanmıştır. Hiçbir karanlığın, bu aydın gönülleri karartmaya gücü yetmez. Onlar, sabah akşam Allah’ı zikrederler, zikrettikçe Allah’tan kalplerine gelen rahmet, fazl, salâvâtla beslenirler, rızıklanırlar. Allah’ın nurları 28 basamakta kapkaranlık kasiyet bağlı kalpleri yıkar, temizler, pür nur eder. İşte Allah aşkıyla dolu gönüller, bu gönüllerdir. Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de farz kıldığı daimî zikir emrine itaat etmiş olanların gönülleridir. İşte Hz. Ömer de Allah aşkıyla yanan, gözyaşları içinde sabahlayan, aydın gönüllü sahâbenin içinden, ileri gelenlerinden biriydi.

Sahâbeyi anlatmak mı? Kolay mı sahâbeyi anlatmak? Onların güzelliklerini sayarak bitirmek? O sahâbeyi anlatabilmek, İki Cihan Sultanı’na, Şahitlerin Şahidi’ne hizmet etmiş, uğruna canlarını vermiş sahâbeyi anlatabilmek, bu dünyadaki belki de en zor iş. Çünkü yaşamadan yaşanmışı anlatmak, bizi gerçeğe ne kadar yaklaştırır bilemeyiz. Şair: “Var mı şu âlemde sahâbe gibi yüce ahlâk, yüce îmân sahibi?” diyor.

Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ buyuruyor ki :

“Sahâbeyi size örnek verdim. Sizden önce Tevrat’ta ve Zebur’da da örnek verdim.”

Neden? Çünkü onlar Kur’ân’ın bütününe tâbî oldular ve bize:

“Onlar Kur’ân’ın bütününe tâbî olmuşlarsa siz de tâbî olabilirsiniz.” diyor.

“Onlar Kur’ân-ı yaşamışlarsa siz de yaşayabilirsiniz” diyor.

“Resûlullah’sız dünyada yaşamak istemeyen o nice zahidler, âlimler gibi biz de bu dileğin sahibi olmalıyız. Resûlullah artık aramızda değil ama O’nun varisleri aramızda. Allah’ın Kitab’ını Resûlullah’tan sonra miras bıraktıkları var. Biz insanlara, sahâbe gibi yaşayıp, onlar gibi mutlu olmanın bütün imkânlarını vermeye devam ediyor. Bu sebeple sahâbeyi örnek veriyor. Karanlıklardan bizi aydınlığa çıkaracak imam resûllere tâbî olarak, sahâbeye tâbî olmamızı, onların tâbî olduğu resûllere tâbî olmamızı istiyor. Saadet devrini bize sunuyor. Kur’ân ile müjdeliyor, elhamdülillah.

O halde ne yapmalıyız? Onlar gibi hayata Kur’ân’la bakalım, Kur’ân’la düşünelim, Kur’ân’la karar verelim, Kur’ân konuşup, Kur’ân dinleyelim. Eğer Kur’ân ilmini Allah’ın tayin ettiği Resûl’den alır da hayatımıza tatbik edebilirsek bizler de ahirin sahâbesi olabiliriz. Ahir zaman, asr-ı saadeti neden yaşamasın? Yoksa bu dünya hayatının ne önemi var?

“Neye yarar ki yaşamak
Gönülde bu aşk olmasa!
Hayat ancak çelik çomak,
Îmân ile meşk olmasa!”

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) sahâbesine inanıyor, onlara güveniyor, onlardan destek buluyor, yardım alıyor, onlar tarafından hürmet ediliyor, saygı duyuluyor. Gelmiş geçmiş bütün Allah’ın resûllerinin etrafında Allah’ın yardımcıları olmuştur. Sahâbe de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in etrafında Allah taraftarları, Allah’ın yardımcılarıydılar.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in onları örnek gösterdiği şu sözüyle hatırlayalım:

“Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hangisine tâbî olursanız sizi doğru yola götürür.”

Bu sözün içinde güven var, emin olmak var, onlara sahip çıkmak var. Birlik ve beraberliğin bütünü var. Böylesine onlar Peygamber’leriyle birlik olmuşlar, hem çok olmuşlar, hem tek olmuşlar. Bu sebeple asr-ı saadeti yaşamışlar.

4-6- Uhud

Uhud günü Allah Resûl’ünün önünde et ve kemikten bir hisar çevirenler arasında Hz. Şemmas Bin Osman da vardı. Kâinatın Efendisi sağına, soluna dönüp baktıkça hep Şemmas’ın kılıcıyla kendisini korumaya ve kâfirleri uzaklaştırmaya çalıştığını görüyordu. Bir ara Allah’ın Resûl’ü müşrikler tarafından iyice kuşatıldı ve tehlike büyüdü. Hz. Şemmas hemen atıldı, kendi vücudunu Allah’ın Resûl’üne kalkan yaptı. Oklar ve mızraklar Şemmas’ın vücudunu delip geçti ve Şemmas Âlemlere Rahmet Olan’ın önünde yere düştü. Burada sözü Mehmet Akif’e verelim:

“Şüheda gövdesi; bir baksana dağlar taşlar, O rükû olmasa eğilmez başlar.”

Cihan günlerini saadet-i cennetlerine döndüren Peygamberimiz (s.a.v.)’in sahâbeleri işte böyleydi. Birçoğu şehit olmak mertebesine yükseldi.

Al-i İmran Suresi 168. âyet-i kerimesi münafıkları anlatıyor. Münafıklar şehit olmak üzere Allah için çarpışan sahâbelerin arkasından: “Eğer bize itaat etselerdi, gitmeselerdi, öldürülmezlerdi.” diyorlar.

Ve Allahû Tealâ ölümden kaçan münafıklara Al-i İmran-168’de cevap veriyor:

“Eğer siz doğru biliyorsanız, doğru söylüyorsanız, haydi bakalım ölümü kendinizden savın da görelim.”

 

“Ellezîne kâlû li ıhvânihim ve kaadû lev etâûnâ mâ kutil(kutilû), kul fedreû an enfusikumul mevte in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).” (Al-i İmran,168)

 

O (münafık) kimseler ki, (savaşa gitmeyip) oturdular da savaşa katılan kardeşleri için, “Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi.” dediler. (Sen de onlara) de ki; “Eğer doğru söylüyor iseniz (sözünüze sadıksanız), haydi ölümü kendinizden savın.”

Ölüm bir kaderdir. Allah’ın tayin ettiği bir kaderdir.

“Eyne mâ tekûnû yudrikkumul mevtu ve lev kuntum fî burûcin muşeyyedeh(muşeyyedetin), ve in tusıbhum hasenetun yekûlû hâzihî min indillâh(indillâhi), ve in tusıbhum seyyietun yekûlû hâzihî min ındik(ındike), kul kullun min ındillâh(ındillâhi), fe mâli hâulâil kavmi lâ yekâdûne yefkahûne hadîsâ(hadîsen).” (Nisa.78)

 

Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Hatta sağlam kalelerde bulunsanız bile. (Senden dolayı) onlara bir iyilik isabet ederse: “Bu Allah’tandır.” derler. Bir kötülük isabet ederse: “Bu senin tarafındandır.” derler. De ki: “Hepsi Allah’ın katındandır.” Bu topluluğa ne oluyor ki söz anlamaya yanaşmıyorlar?

Ölümü uzaklaştırmak mümkün değildir. Münafıkların ölümü kendilerinden uzaklaştırmak istemelerinin sebebi ölümden korktukları içindir. Onlar ölümün korkulacak, kaçılacak bir şey olmadığını bilmiyorlardı. Aslında ölüm, Kur’ân-ı Kerim’e göre bir son değil, tam tersi sonsuz bir hayatın başlangıcıdır. Bu dünya hayatı sadece biz insanları imtihan içindir. Ölümden sonra tekrar yaratılacağız. Sonsuz bir hayat bizleri bekliyor. Sonsuz bir azap veya sonsuz bir mutluluk. Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olan sahâbe, bu sonsuz mutluluğun başlangıcı olan ölüme koşarak gidiyor, Allah için şehit olmak istiyorlardı. Ama münafıkların onları anlaması mümkün değildi. Çünkü onların kalplerinde Kur’ân-ı Kerim’i anlamamaları için ekinnet vardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sözlerini işitmemeleri için kulaklarında vakra, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in gerçek kimliğini görememeleri için gözlerinde perde vardı. Allahû Tealâ Al-i İmran Suresi 169. âyet-i kerimesiyle konuya daha açıklık getiriyor:

“Allah yolunda öldürülen o kimseleri ölüler sanmayınız. Hayır, onlar diridirler ve Rab’leri katında rızıklandırılırlar.”

Yüce Rabbimiz bu dünya hayatını yaşayan birçok insan için: “Onlar yaşayan ölülerdir.” derken, şehit olmuş fizik olarak artık göremediğimiz Allah dostları için: “O kimseleri ölüler sanmayınız.” diyor.

“Ve lâ tahsebennellezîne kutilû fî sebîlillâhi emvâtâ(emvâten), bel ahyâun ınde rabbihim yurzekûn(yurzekûne).” (Al-i İmran,169)

 

Allah yolunda öldürülen o kimseleri, ölüler sanmayın. Hayır, (onlar) diridirler ve Rab’leri katında rızıklanırlar.

Yine Bakara Suresi 154. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ ilâve ediyor ki;

“Ve lâ tekûlû li men yuktelu fî sebîlillâhi emvat(un), bel ehyâun ve lâkin lâ teş’urûn(e).” (Bakara,154)

 

Ve Allah yolunda öldürülen kimseler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz, farkında olmazsınız.

“Fakat siz farkına varamazsınız.”

Gerçekten farkına varamayız. Onları gönül gözüyle görenler hariç, hiç kimse onların yaşadığı gerçeğini bilemez. Ancak onlar o anda ölü olmadıklarını, Allah tarafından rızıklandırıldıklarını ve sonsuz bir saadete ulaştıklarını bilirler.

Ölmeden birkaç dakika önce onlara Allah cenneti gösterir. Şehid oldukları zaman ise mutlaka Allah’ı görürler, yüzlerinde mutlu bir tebessüm belirir ve canlarını teslim ederler.

Al-i İmran Suresi 170. âyet-i kerimesinde şehit olanların isteklerini Allahû Tealâ dile getiriyor:

“Ferihîne bi mâ âtâhumullâhu min fadlıhî, ve yestebşirûne billezîne lem yelhakû bihim min halfihim, ellâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).” (Al-i İmran.170)

 

(Allah’ın) onlara kendi fazlından verdiği şeyle (Allah’ın FAZLI ile) ferahlarlar. Ve arkalarından henüz kendilerine katılmayan (henüz şehit olmayan) kimselere, “onlara bir korku olmayacağını ve onların mahzun da olmayacaklarını” müjdelemek isterler.

Çünkü onlar diridirler, Rab’leri katında rızıklanırlar.

 

“Yestebşirûne bi nı’metin minallâhi ve fadlin, ve ennallâhe lâ yudîu ecral mu’minîn(mu’minîne).” (Al-i İmran, 171)

(Onlar) Allah’tan bir ni’met ve bir fazl ile müjdelenirler. Ve muhakkak ki; Allah, mü’minlerin mükâfatını zayi etmez.

Şehit olmaya kararlı olan sahâbe kendilerine mal kaybı ve yaralanma isabet ettikten sonra da Allah yolunda mücâdele etmeye devam ediyorlar. Allah’ın ve Resûl’ün davetine icabet ediyorlar, ondan vazgeçmiyorlar.

“Ellezîne kâle lehumun nâsu innen nâse kad cemeû lekum fahşevhum fe zâdehum îmânâ(îmânen), ve kâlû hasbunallâhu ve nı’mel vekîl(vekîlu).” (Al-i İmran,173)

 

O (ahsen) kimseler ki; insanlar onlara: “Andolsun ki; (düşmanınız olan) insanlar hiç şüphesiz size (saldırmak) için toplanmışlar. Aman onlardan korkun.” dediler. O zaman (bu söz) onların ancak îmânını artırdı. Ve dediler ki: “HASBUNALLAHU VE Nİ’MEL VEKİL (Allah bize kâfidir ve O, ne güzel vekildir).

Münafıklar sahâbeyi Allah için savaşmaktan caydırmak, korkutmak için mücâdele ediyorlar. Ama Rabbimiz onların dostudur.

“İnnemâ zâlikumuş şeytânu yuhâvvifu evliyâ’eh(evliyâ’ehu), fe lâ tehâfûhum ve hâfûni in kuntum mu’minîn(mu’minîne).” (Al-i İmran,175)

 

Size o (haberi getiren) ancak şeytandır. Kendi dostlarını (savaş ve ölümle) korkutur. Eğer siz (gerçek) mü’minler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.

Şeytan kendi dostlarını savaşla, ölümle, hastalıkla korkutur. Münafıklar şeytana dost olmuş onun ilkasını başkalarına ulaştıran kimselerdir. Savaş da, ölüm de, hastalık da Allahû Tealâ’nın dizaynıdır. Allahû Tealâ:

Eğer siz gerçekten mü’minlerseniz ondan (şeytan) ve onun söylediklerinden korkmayınız. Ama Benden korkun.” diyor.

“Yâ eyyuhen nebiyyu hasbukallâhu ve menittebeake minel mu’minîn(mu’minîne).’’ (Enfal,64)

Ey Peygamber! Allah sana ve mü’minlerden sana tâbî olanlara kâfidir.

İblis Allah’ı, Allah’ın kudretini tamamen unutturmuş, insanları korkutmayı başarmıştır. Ama Allahû Tealâ bütün şehit olanların hepsini müjdeliyor. “Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” buyuruyor.

Tehlike karşısında korkmamak, Allah’a güvenip dayanmak sahâbenin işiydi. Onlar Allah’a güvenirdi, Allah da onlara yardım ederdi. Allah hep onlarla birlikteydi. Allah o sahâbeyi sadece kalpleri güçlenmesi için, kalplerinde tatmin duygusunu yaşayabilmeleri için savaş sırasında tam üçbin meleği ile destekledi. Aslında Allahû Tealâ’nın desteklemesi ve yardımı için meleklere ihtiyacı yoktu. Ama Allahû Tealâ o mü’min kullarının kalplerini tatmin edebilmek için meleklerini gönderdi. Yardım Allah’a aittir. Allah’ın yardım etmeyi dilemesi yeterdir, Allah’ın yardım için vasıtaya da ihtiyaç yoktur. İsterse üçbin melekle, isterse hiçbir vasıta kullanmadan yardım eder.

“Ve lâ yahsebennellezîne yebhalûne bi mâ âtâhumullâhu min fadlıhî huve hayran lehum. Bel huve şerrun lehum. Seyutavvekûne mâ bahılû bihî yevmel kıyâmeh(kıyâmeti). Ve lillâhi mîrâsus semâvâti vel ard(ardı). Vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).” (Al-i İmran,180)

 

Allah’ın fazlından kendilerine verdiği şeyi, (Allah yolunda infâk etmeyip) cimrilik edenler, sanmasınlar ki; bu kendileri için hayırdır. Bilakis… Bu onlar için bir şerrdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah, yaptığınız şeylerden haberdardır (HABÎR’dir).

Al-i İmran Suresi 26. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ Resûl’üne diyor ki:

“Kulillâhumme mâlikel mulki tû’tilmulke men teşâu ve tenziul mulke mimmen teşâ’(teşâu), ve tuızzu men teşâu ve tuzillu men teşâ’(teşâu). Bi yedikel hayr(hayru). İnneke alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).” (Al-i İmran,26)

 

De ki: “Ey mülkün maliki olan Allah’ım. Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü alırsın. Dilediğini azîz edersin, dilediğini de zelil edersin. Hayır yalnız Senin elindedir. Muhakkak ki; Sen, herşeye KAADİR’sin.

Sahâbe bu 2 âyet-i kerimenin idraki içindeydi. Veren Allah, alan Allah. Onların muhatabı hep Allah’tı. İşte sahâbe bu manayı özümleyebildiği için, Allah’ın bu gerçeğini yaşayabildiği için sahâbe olmuştu. Herşeyi onlara veren Allah’a, dilerse herşeyi onlardan alacak olan Allah’a sığınmışlardı. Allahû Tealâ: “Sizi biraz korku ile biraz açlık ile biraz maldan, biraz candan, ürünlerin eksiltilmesinden imtihan ederiz.” diyor.

Sahâbe bütün bu imtihanların hepsinden geçmiş. Korkuyla, açlıkla, mallarından, canlarından alınmasıyla, ürünlerinin eksilmesiyle… Hepsiyle cihad etmişlerdi. Bu zorluklar karşısında vazgeçmemişler, azmetmişler, yenilmemişlerdi. “ALLAH BİR’DİR.” “Lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlullah.”

İşte Allahû Tealâ buyuruyor: “Sabredenleri müjdele.”

Allahû Tealâ bütün sahâbeyi müjdelemiş. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), hepsine cennet müjdesini, peygamberlerle birlikte haşrolunmak müjdesini onlara bahşetmiştir.

“Ve men yutııllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn(sâlihîne), ve hasune ulâike refîkâ(refîkan).” (Nisa,69)

 

Ve kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine ni’met verdiği nebîlerle (peygamberlerle) ve sıddîklerle ve şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Onlar (ne güzel) arkadaştırlar.

4-7- Hanım Sahabeler

Hanım sahâbelerin bazıları mü’minlerin anneleridir. Onlardan bazıları Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in kızlarıdır. Ehl-i beyttir ve bazıları ise Bedr gününde yaraları tedavi edebilmek ve şehit olabilmek gayesiyle Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yanına çıkıp harbe gitmeyi istemiş, Resûlullah’ın da onlara evde kalmalarını ve bu şartlarla da şehitlik ünvanını alacaklarını müjdelemiş olduğu hanımlardır. Onlardan bazıları yine zulme uğramış ensar hanımları, bazıları da muhacir hanımlarıydı. Bu fazilet sahibi, ilim ve haslet sahibi sahabî hanımlarının hepsini sevgi ve hürmetle anıyoruz. Hepsinin ayrı ayrı İslâmiyete vermiş oldukları hizmetleri var. Gönüllerindeki güzellikleri dile getirmek elbette ki mümkün değildir.

4-7-1- Hz. Hatice

İşte Hz. Hatice vehüveyled: Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sözlerini analım. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar:

“Allah, bana ondan daha hayırlı bir zevce vermedi. İnsanlar beni inkâr ettiğinde o bana inandı, insanlar beni yalanladığında o beni doğruladı, insanlar beni mahrum bıraktığında o malı, mülküyle beni destekledi. Sadece ondan Allah bana çocuklar ihsan etti.”

Kureyşliler Kâbe’nin içine mü’minler hakkında ağır ve zulmedici kararları yazan bir kâğıt astıkları zamana dönelim. Bu kâğıda göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ölü veya diri teslim edilmediği taktirde O’nunla birlikte olanlara hayat hakkı tanınmıyordu. Onları ablukaya almışlardı. Bu abluka tam üç yıl devam etti. Orada Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in Sevgili Eşi Hz. Hatice (r.a.)’ da vardı. Açlığa, kıtlığa onlarla birlikte katlandı. Allahû Tealâ’nın onlarla birlikte olduğu, en çok yakın olduğu devrede Hz. Hatice (r.a.)’ da onların arasındaydı. Öyle ki aşırı açlıktan dolayı karınlarına taş bağladıkları söylenir. Üç yıl sonunda, onlara atılan bu ok Kureyş’in karargâhına tekrar geri döndü. Ve bütün Kureyşliler, Leheb haricinde, yapılan bu zulmün farkına vardılar. Ne zaman ki; bu zulmedici kararı belirttikleri kâğıdı Kâbe’den almaya gitmişlerdi, işte o anda baktılar gördüler ki kâğıt ortada yok. Allahû Tealâ, o kâğıdın yok edilmesi üzere karıncaları görevlendirmiş. Karıncalar, o kağıdın hiçbir parçasını bırakmamacasına yemişler, bitirmişler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), zevcesiyle birlikte evine döndükten kısa bir süre sonra 65 yaşında Sevgili Hatice (r.a.) Hakk’ın rahmetine kavuştu. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in ilk zevcesi, sahâbenin üstün hanımlarından biri olan Hz. Hatice (r.a.) için Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şu iki sözünü iletirler: “Bana onun sevgisi bahşedildi.”

“Ben, Hatice’nin sevdiklerini severim.”

4-7-2- Hz. Ayşe

Ayşe bin Ebu Bekir; ehli beyt içinde Hz. Ayşe’nin ilminin üstünlüğünü herkes duymuş ve bilmiştir. Yüce Allah’ın onun adına Kur’ân-ı Kerim’de âyet indirdiği bilinmektedir. Allahû Tealâ’nın, Hz. Ayşe’nin uğradığı iftirayı Kur’ân-ı Kerim âyetiyle açıklığa kavuşturmuştur. Hz. Ayşe, genç yaşında dul kalmış olmasına rağmen, hayatı boyunca İslâmiyete canla, başla hizmet vermiştir.

Bütün hanım sahâbelere salât-u selâm olsun.

4-8- Kuran ve Sahabe

Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ’nın farzları vardır.
Kur’ân-ı Kerim, insanların bu farzları yerine getirmesi halinde mutlaka cennete gideceğini bildirmektedir.
Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın bu farz emirleri yerine getirilmediği taktirde muhakkak ki cehenneme gidileceğini de bildirmektedir.
Kur’ân-ı Kerim, son olarak Allahû Tealâ’nın bütün bu farz emirlerinin hepsinin sahâbe tarafından yerine getirildiğini ve onların sonsuz bir saadete ulaştığını bildirir. Onları bize örnek olarak verir. Kur’ân-ı Kerim’i bu istikamette dört açıdan ele almak mümkündür:

  1. Allah’ın emirleri ve nehiyleri.
  2. Allah’ın farz emirleri yerine getirildiği taktirde cennete ulaşılacağının garantisi.
  3. Getirilmediği taktirde cehenneme mutlaka gidileceğinin garantisi.
  4. Allah’ın farz emirlerini harfiyen yerine getirmiş olan sahâbenin hayatı.

Sahâbenin hayatı, bir ispat vasıtasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hayatı Kur’ân’dı. O’nun sünnetine uymak, Kur’ân’a uymaktır. Sahâbe, O’nunla birlikte, O’na indirilen Nur’a uymuş ve O’nun sünnetini aynen yerine getirmiştir. Ve Kur’ân bizlere diyor ki:

“Siz de sahâbenin yaptığını yapın. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetine uyun, Kur’ân’a uyun. Rad Suresi 20,21,22, 23 ve 24. âyet-i kerimeler bize sahâbeyi anlatan âyetlerdir

Sahâbe Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilemiş ve âmenû olmuştur:

“Ellezîne yûfûne biahdillâhi ve lâ yenkudûnel mîsâk(a).” (Rad,20)

 

Onlar Allah ile ahdlerini (nefslerinin yeminini, ruhlarının misakini ve vechlerinin ahdini) ifa ederler (yerine getirirler). Ve misaklerini (ruhlarının Allah’a ezelde verdiği ölümden evvel Allah’a ulaşma yeminini) bozmazlar.

 

“Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(i).” (Rad,21)

 

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel) Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

 

“Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûssalâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(i).” (Rad,22)

 

Onlar sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı, Allah’ın Zat’ını görmeyi) dilerler. Ve namazı kılarlar. Rızıklandırıldıkları şeyden gizli ve açık olarak infâk ederler (başkalarına verirler) ve seyyiati hasenata çevirirler, onlar için ne güzel bir yurt (cennet) var.

 

“Cennâtu adnin yedhulûnehâ ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyâtihim vel melâiketu yedhulûne aleyhim min kulli bâb(in).” (Rad,23)

 

Adn cennetleri; Allah babalarından, zürriyetlerinden ve zevcelerinden salâha ulaşmış olanları bu cennetlere koyar. Melekler onları karşılayarak bütün kapılardan içeri alırlar.

 

“Selâmun aleykum bimâ sabertum feni’me ukbed dâr(i).” (Rad.24)

 

Sabretmenizden dolayı üzerinize selâm olsun. Bu dârı dünyanın en güzel akibetidir.
Onlar ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederek hidayete de ermişlerdir.

 

Bu Konuya Yorum Yazın

Yorum yazabilmek için giriş yapmalısınız.